Yaşasın Demokrasi!

Paylaşacağım deneysel örneklemeyi hatırlıyor muyuz, bilemiyorum. 1969 yılında Martin Luther King'in öldürülmesinden sonra ırksal ayrımcılık konusunu deneysel olarak 3. sınıf öğrencilerine aktarmak isteyen ilkokul öğretmeni Jane Elliot, bir gün derste sınıfı mavi ve kahverengi gözlüler olarak iki gruba ayırdı. Bu deneyinde ki amacı o ana kadar arkadaş olan ve göz renkleri olarak hiç problem yaşamayan hatta belki düşünmemiş olan öğrencilerin, sınıftaki en yetkili kişi olan öğretmenlerinin göz ayrımına nasıl tepki verecekleri ve varsa önyargıları ile bir gruplaşma yaşanıp yaşanmayacağı idi. Deneye ilk önce mavi gözlülerden başlar. Sınıfta mavi gözlülerin "daha akıllı ve daha üstün" olduklarından dolayı kendilerine diğerlerinden daha uzun süren teneffüsler kullanacağını ve daha fazla öğle yemeği yiyebileceklerini söyler. Hatta ayrıcalıklarını arttırır. Mavi gözlülerin daha akıllı olduklarını ve kahverengi gözlülerin unutkan, tembel ve kavrayamadıklarını tekrarlatır. Çok geçmeden mavi gözlüler, kahverengi gözlü arkadaşlarını aşağılamaya, alay etmeye ve onları aptal yerine koymaya başlarlar. Deneyin birinci günü bu şekilde biter. İkinci gün öğretmen sınıfa girer ve çok büyük bir hata yaptığını, aslında kahverengi gözlülerin mavi gözlülerden daha akıllı olduğunu söyler ve önceki gün mavi gözlülere gösterdiği ayrıcalıkların aynısını bu sefer kahverengi gözlülere tanır. An itibarı ile üstünlük elde eden kahverengi gözlüler kendilerine yapılan aşağılamanın ve ayrımın aynısını uygulamaya başlarlar. Görüldüğü üzere öğrenciler anında çok basit bir nedenden dolayı gruplaşmış, karşısındakine ezici gücünü ve üstünlüğünü kullanmaya başlamıştır.

Deneyden de anlaşılacağı üzerine gruplaştırılan ve ayrıştırılan "üstün" çocuklar kendilerini daha üstün ve daha farklı hissetmeye başlamışken, aşağı gruptakiler ise karşılaştıkları alaycı ve ayrımcı tavırlardan dolayı daha depresif hareketler sergilemeye ve özgüven eksikliği yaşamaya başlamışlardır. Yaşadıkları aşağılanma ve mutsuzluk derslerini, özel yaşamlarını, arkadaş ilişkilerini, olaylara yaklaşımlarını etkilemiş, bunun bir sonucu olarak daha içine kapanık, özgüvensiz ve saldırgan tavırlar sergilemeye başlamışlardır.

Basit bir göz renginden ortaya çıkan ayrışma ve gruplaşmanın çok küçük yaştaki çocuklar üzerindeki etkisinin bile boyutunun oldukça yüksek olduğu düşünülürse, insanların ya da toplumların din, dil, ırk, kimlik ve/veya cinsiyet üzerinden ayrışması, bu durumdan baskı görmesi, kişisel haklarının erozyona uğraması yadsınamaz.

Önyargının deneysel olarak da insanların davranışları üzerinde etkisi olduğunu görüyoruz. Sadece kişilere değil, düşüncelere, kültürlere, bir topluluğa, dine, kişisel haklara da önyargı ile yaklaşılabiliyor. Tam da bu noktada Türkiye'nin doğusunda ve batısında yıllardır yaşanan ve bir türlü sonuçlanmayan mücadeleyi görüyoruz. Evet, önyargıların ve ayrışmaların öne çıktığı, zorla bir takım düşüncelerin empoze edildiği, demokrasi adı altında demokrasi bekleyen insanlar. Bu ülkede Türk'ü, Kürt'ü, Sünni’si, Alevi'si, Kemalist'i, Ateist'i birbirleri üzerinde kabul göremediği, önyargıları ve ayrımları devam ettiği sürece de bu yaşananların devam edeceği kaçınılmaz bir gerçektir.

Ütopya adlı eseri ile edebiyatta yeni bir dönem açan ve ideal bir ülkenin siyasal sistemini anlatan Thomas More'u hatırlarsınız. Kitabında eşitlikçi ve özel mülkiyetin olmadığı, halkının genellikle aptallardan ve cahillerden oluştuğu toplumu demokrasinin değil halkının iyiliği için bilim âlimlerinin ya da filozofların karar vermesi gerektiğini, kısaca oligarşi yönetimini anlatmaktadır. More bu noktada çoğunluğun azınlığa uyması gerektiğini vurgulamış, görüş değişimlerine yer vermemiştir. Çoğunluğun kendi hakları hakkında kendi kararlarını verebilecek durumda olduğu anlayışı demokrasinin ta kendisidir. İşte bu nedenden demokrasi birçok farklı görüşü belirli noktalarda buluşturabilen, fikir özgürlüğü yaratan, birlik ve eşit hak imkânı sağlayan anlayıştır. Lakin bütün bu olayların anlaşılması için öncelikli olarak demokrasi kavramını bilmemiz gerekiyor. Bu noktada demokrasiyi iki şekilde tanımlayabiliriz. Normatif yani hukuki olarak kullanımı, siyasi rejimin ve devlet biçiminin oluşturulması için gerekli koşulların sağlamasıdır. Analitik ya da sosyolojik olarak kullanımı ise toplumsal, tarihsel ve kültürel koşulları ele alarak analiz etmesidir. İşte bu bakımdan demokrasi üzerine yapılan tüm değerlendirmelerin, yazıların, konuşmaların, analizlerin birbirleriyle çatışması ve uzlaşamaması bu iki kavramın aslında birbirinden farklı anlamı olmasından kaynaklanmaktadır. Politik ve politik olmayan olarak yapılan bu ayrım neticesinde, elde edebileceğimiz mutlak bir sonuç vardır: özgürlük ve demokrasi birbirinden ayrılamaz. Ancak o zaman toplum içerisinde birbirimizin düşüncelerine, fikirlerine saygılı olabilir ve üstünlük taslamaktan vazgeçebiliriz. Önyargılarımız olduğu sürece birbirimizi kişiliklerimizle değil kimliklerimizle değerlendirmeye devam edecek, ayrıştırmadan vazgeçmeyeceğiz. Daha fazla empati yapabildiğimiz, kendimizi ifade edebildiğimiz, daha özgür ve daha bilinçli bir yaşam hepimizin hakkı, değil mi?

Bir şey kaçırmayın! sosyal ağlardan bizi izleyin...


Yorum yazabilmeniz için önce giriş yapmalısınız.

Henüz kimse yorum yapmadı.

MGKMEDYA ÜZERİNDEKİ DİĞER TARTIŞMALAR