Bir Kadının Yaşamından 24 Saat

Kütüphanemde bekleyen ve bir türlü okumaya fırsat bulamadığım Stefan Zweig’in Bir Kadının Yaşamından 24 Saat adlı kitabını okumaya karar verdim. Stefan Zweig psikolojiye ve Freud öğretisine büyük ilgi duyan ve bu ilgisini de kitaplarında yansıtan bir yazar. Zweig’in öyküyü kurgulayış ve sunuş şeklinin oldukça güzel bir dille yazılmasının yanı sıra, öyküde yer alan kişilerin analizleri ve psikolojileri öyle çarpıcı bir şekilde tasvir edilmiş ki sanki olay gözünüzün önünde canlanıyor hissine kapılıyorsunuz. Bugün bile hala tartışmalara neden olan bir konuyu anlatan öykünün yazıldığı 1940’larda da aynı tepkileri toplaması şaşırtıcı değil elbet. Tutkunun, yalnızlığın, insanların değerlerinin, hedeflerinin, arzularının, iç hesaplaşmalarının olağanüstü tasvir edilmesi ile sizi çok farklı bir noktaya götürüyor. Okuyucuyu kendi içine çeken, okuduğunuz her sayfada sanki gözünüzün önünde bir film sahnesi varmış hissine kapıldığınız, karakterleri birebir size hissettiren hatta sizi de yaşanan olayların içine katan, psikanaliz ve edebiyatın mükemmel birleşimi. Kitabı okurken, bir yazar nasıl bu kadar kusursuz yazabilir diye şaşırıyorsunuz.

Öykü Fransız Rivierasında, farklı milletlerden olan tatilcilerin konakladıkları bir pansiyonda geçmektedir. Pansiyonda kalan evli ve iki çocuğu olan Madam Henriette’nin bir gün pansiyona aniden gelen genç ve yakışıklı bir Fransız ile kaçmasıyla olaylar başlar. Bütün bu olaylar 24 saat içerisinde gerçekleşmiştir. Yaşanan olay hem kadının kocası hem de pansiyonda kalan tatilciler üzerinde şok yaratmıştır. Bir kişi dışında herkes evli ve çocuklu kadını suçlamaktadır. Bu kadını yargılamak yerine önce anlamak gerektiğini savunan kişi Palace Otel’in ek binası olan bu pansiyonda kalan ve öyküyü anlatan kişidir. Bir kadının özellikle de evli ve çocuklu bir kadının her şeyi geride bırakıp gitmesini tutkusuna ve hislerine bağlamaktadır. Pansiyonda ki herkes böylesine ahlakçılık sergilerken, bu kişinin ateşli savunması pansiyon müşterisi Yaşlı İngiliz Mrs. C’nin ilgisini çeker. Kocasını kaybettikten sonra kendini oyalamak için amaçsız ve anlamsız bir şekilde gezmeye başlayan Mrs. C, uzun yıllardır sadece kendisinin bildiği bir sırrını anlatacağı ve içini rahatlatacağı kişiyi bulmuştur. Öykü bu noktadan itibaren tamamen Mrs. C’nin hayatının sadece 24 saatine odaklanır. Kumarhanede bir rulet masasında gördüğü bir çift ele hayran kalan ve o ellerin sahibi için oldukça sakin olan hayatının 24 saatini nasıl çılgına çevirdiğini oldukça gerçekçi ve etkileyici bir şekilde anlatan Mrs. C’nin bu öyküsünü okurken o elleri rulet masasında bende gördüm, ruhunun karmaşasını, git-gel’lerini, tutkusunu ve allak bullak olan duygularını bende hissettim. Bir erkeğin ellerinden etkilenmesiyle başlayan bu serüvende, ellerin sahibini hiç olmayan ya da olmayacak şekilde görmesi ve/veya görmek istemesi, kendi tutkusunun esiri olması ve sonunda yaşadığı hayal kırıklığı. Uzun süre etkisinden kurtulamadığım ve oldukça beğendiğim bu eseri okumanızı tavsiye ederim.

Bir şey kaçırmayın! sosyal ağlardan bizi izleyin...


Yorum yazabilmeniz için önce giriş yapmalısınız.

Henüz kimse yorum yapmadı.

MGKMEDYA ÜZERİNDEKİ DİĞER TARTIŞMALAR