Finlandiya’da Kadına Şiddet Artıyor

Bu başlık ironi olsun diye yazılmadı. Hergün haberlerde ve gazetelerde gördüğümüz kadınlara uygulanan fiziksel, psikolojik ve cinsel şiddeti, toplumun en alt kademesinden en üst düzey yetkilisine kadar normal karşılanır hale geldiğinden, Dünya’nın refahı en yüksek ve eşitlikçi devletleri kategorisinde en iyi üç’te yer alan Finlandiya’nın dikkatinizi çekeceğini düşündüm.

25 Kasım Kadına Yönelik Uluslararası Şiddeti Önleme Gününe saatler kala “eşit olmadığımız” bir kere daha yüzümüze vuruldu. Temmuz 2010 yılında ilk defa dile getirilen kadın ve erkeğin hemen hiçbir alanda eşit olmadığı tartışmaları daha da ileri noktalara taşınacak besbelli. Lakin Türkiye’nin yapmış olduğu uluslararası anlaşmalar neticesinde böyle birşeyi vurgulamak oldukça ironik. Hükümet tarafından açıklanan 2015 yılı programının en dikkat çekici maddelerinden biri toplumsal cinsiyet eşitliğini sağlamak amacıyla hem sosyal hem de ekonomik anlamda kadınların toplum içerisindeki yerini ve rolünü arttırmak, aile içerisindeki konumunun güçlendirilip toplum içerisinde bütünleşme yaratmaktı. Yıllardır kadının işgücüne katılımını arttırmaya yönelik politikalar, iş ve aile yaşamının uyumlaştırılarak kadınların sosyal ve ekonomik hayatta aktif rol oynamaları ile kadına yönelik şiddetin azalmasını önlemeye yetmemekle birlikte, son yıllarda artan oranlarda şiddet, ölüm ve mobbing vakaları ile karşılaşır hale geldik. 2015 programına dahil olan bu maddenin hedefi de daha önce izlenen politikalardan çok farklı değil. Toplumsal Cinsiyet Eşitliği Eylem Planının yenilenerek, kadınların istihdamının arttırılması ve eşit işe eşit ücret politikası çerçevesinde sosyal ve ekonomik fırsatlar sağlanması. Buraya kadar yasal çerçevede herşey tamam. Biraz geriye gidelim.

Kadınlara Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Önlenmesi Sözleşmesi (CEDAW) 1979 yılında BM tarafından kabul edildiğinde şiddet konusunu gözden kaçırmıştı. 1992 yılında kadına yönelik şiddeti ayrımcılık ile birleştirerek şiddetin önlenmesi için çalışmalara başladı. 1986 yılında Türkiye’de yürürlülüğe giren sözleşmeye, ancak 12 yıl sonra 1998 yılında 4320 sayılı Ailenin Korunmasına dair Kanun ile kadına yönelik şiddet revize edilerek eklendi. Evet, yasa üzerinde şiddetin önlenmesi ve şiddet uygulayanların cezalandırılması yürürlülüğe girdi. Lakin yapılan bu yasa ve caydırıcı yönetmelikler kadınlara yönelik şiddetin azalmasına yeterli olmadı. Aksine son yıllarda şiddetin yanına ölüm ve tecavüzde eklendi.

Ülkemizde kadın hareketleri ve kadın dayanışmaları, 1980’lerden beri kadına yönelik aile-içi şiddetle mücadele ediyor. Birçok olumlu gelişmeye imza atan bu mücadeleler neticesinde kadınların aile içi ve dışı yaşadığı şiddete dair yasal düzenlemelerden tutunda, sığınma evlerinin düzenlenmesi ve hizmet kalitesinin arttırılmasına kadar kadın hareketinin katkısı oldukça büyük. Kadına ve çocuğa yönelik şiddet ile Töre ve Namus cinayetleri komisyonları kuruldu. 2011 yılında Avrupa Konseyi tarafından hazırlanan İstanbul Sözleşmesine kadına yönelik şiddete son diyerek ilk imzayı atan ülke olduk. Bu yaklaşımlar sayesinde bizler “Haklı dayak yoktur” cümlesini kabul ettik ama bu pozitif ayrımcılığı ve toplumsal cinsiyet eşitliğini ne yazık ki erkeklere kabul ettiremedik.

Bakınız İstanbul sözleşmesinin maddeleri incelendiğinde, kadın-erkek eşitliği ve toplum içerisindeki cinsiyet rolleri ile cinsiyete dayalı yaşanan şiddetin eğitimin her seviyesine eklenmesi gerektiğini özellikle vurguluyor. Hatta zorla gerçekleştirilen evlilikler, psikolojik, cinsel ve fiziksel şiddet, zorla yaptırılan kürtaj ve kadın sünneti konusunda çok sert yükümlülükleri beraberinde getiriyor. Şiddet mağduru kadınlar için ise yasal ve psikolojik danışmanlıktan tutun da iş bulma desteğine kadar tüm imkanlar sunuluyor. En önemli maddesi ise kadına yönelik şiddet uygulayanların cezalandırılması. Size de garip geliyor değil mi?

Birazda veriler üzerinden gidelim. Türkiye nüfusunun yarısını kadınlar oluşturmasına rağmen, 37 milyon kadın eşit, şiddetsiz, ayrım olmadan, taciz görmeden, ötekileştirilmeden hak ettiği yaşamı istiyor. Erkek egemen bir toplumda yaşamanın ağırlığını zaten sürekli hissederken, birde uygulanan şiddet, baskı ve ölümler, kadınların yaşam alanlarını daha da daraltıyor. Her iki kadından birinin dayak yediği, binlerce kadının tecavüze uğradığı ve öldürüldüğü, kadın ile erkeğin yanyana geldiğinde akla sadece seks geldiği, kahkaha atmasının dahi iffet ile kıyaslandığı bir ülke olduk. Evet, sürekli eşitsizliği “eşit” hale getirmek için yeni yasalar düzenliyor, anlaşmalar imzalıyoruz, hatta yetmiyor birde bu anlaşmalarda öncü ülke oluyoruz. Lakin yasaların düzenlenmesi ile iş bitmiyor arkadaşım.

Şiddetin en çok görüldüğü ülkelere bakıldığı zaman Türkiye, Orta Doğu ve Afrika ile kafa kafaya ilerliyor. Sadece kadına yönelik şiddet değil, çocuğa şiddet, kendinden olmayana şiddet, mezhebi farklı olana şiddet, çalışana şiddet, itiraz edene şiddet, özgürlük isteyene şiddet ve daha bir çok şiddetin coğrafyasındayız. Ne yazık ki ülkemizde de bu bahsettiğim şiddetleri yaşamakla beraber en yaygın olarak kadına olan şiddetle karşılaşıyoruz. Kadının Statüsü Genel Müdürlüğünce 51 ilde 13000 kadın ile yüz yüze yapılan görüşmeler neticesinde hayatında en az bir kere duygusal şiddet yaşayan kadınların oranı yüzde 45 iken yüzde 40’i fiziksel, yüzde 15’i cinsel ve yüzde 28’i psikolojik şiddete en az bir kere maruz kalmış. Kırsal alanda şidddet yaşayan kadınların oranı yüzde 43 ve bu oran kentsel alanda yüzde 38. Kentte fiziksel şiddet oranı yüzde 38 iken, kırda yüzde 43. Yaşadıkları fiziksel şiddet sonucunda yaralanan ve darp gören kadınların oranı yüzde 25. Şiddet yaşayan ve kimseye anlat(a)mayan kadınların oranı ise yüzde 49. Eğitim seviyesi yüksek olan kadınlara uygulanan şiddet oranında bir düşüş yok. Her eğitim durumunda şiddet yaşayan kadınlar mevcut. Kısaca bu şiddeti önlemenin yolu bu coğrafyada sadece kadınların mücadele etmesi ile olmadı, olamayacak. Duyarlılığınızı ve acıma duygunuzu bir kenara bırakın artık. Bu yaşananların suç olduğunun toplum içerisinde gerek bireylerin gerekse kurumların kabul etmesi gerekiyor.

Elbette insanların ekonomi odaklı yaşamaları, bölgeler arası insan profillerinin değişmesi, eğitim, gelir ve yaşam standartlarında ki farklılıklar sosyal ve kültürel bozulmalar ile bireylerin birbirlerine karşı tahammülsüz hale gelmelerine neden olabilir. Bu sorunlar ise önlem alınmadığı takdirde uzun vadeli toplumsal kırılmalara, yapısal sorunlara, sosyal problemlerin artmasına ve toplumsal çöküşe kadar gidebilir. Bu söylemler akla çok uygun gelmekle birlikte, küresel dünyaya uyum sağlamak için yapılan sosyal ve ekonomik değişikliklerin sadece toplumsal refahı arttırması değil, ülkelerin geleceklerini belirleyen sağlıklı, eğitimli ve mutlu bireyler yetiştirmek olmalıdır asıl amaç. Bunun anahtarıda kadınlardır. Zira toplumun, ebeveynlerin ve doğal olarak çocukların yaşam biçimlerini etkileyen ve yön veren kişiler kadınlardır. Tam da bu bakımdan kadına yönelik şiddetin her türü cezalandırılmalı ve şiddet uygulayanlar gerekirse rehabilitasyon merkezlerine katılmalıdır. Çünkü erkeklerin en büyük handikap’ı olan öfkenin kontrol altına alınması gerekiyor. Evet siz, kadınlara şiddet uygulayan, bunun da bir hak olduğunu savunan, tüm gücünü ve egosunu kadınlar üzerinde deneyen, ötekileştiren, ayrıştıran, ezen, zulmeden erkekler. Ölmüş duyarlılığınızı, duygularınızı ve en önemlisi insanlığınızı yeniden kazanma vaktiniz geldi!

Bir şey kaçırmayın! sosyal ağlardan bizi izleyin...


Yorum yazabilmeniz için önce giriş yapmalısınız.

Henüz kimse yorum yapmadı.

MGKMEDYA ÜZERİNDEKİ DİĞER TARTIŞMALAR