Idealizm mi, Realizm mi?

Hala okumamış olanlar için Kanadalı Solcu Aktivist Naomi Klein'in 'Şok Doktrini: Felaket Kapitalizminin Yükselişi' kitabını ekonomi ve insan hakları ile ilgilenen herkes tarafından okunması gerekir. Kitabın en ilginç bölümlerinden birisi, beşinci bölümde yer alan 'Tamamen ilgisiz: bir ideoloji suçlarından nasıl arındırılır?' bölümüdür. 1960'lı yıllarda uluslararası insan hakları hareketinin yükselişini ve bu hareketlerin sınırlarını anlatmaktadır. Kitabın temel dayanak noktaları ise doğal afetlerin neden olduğu şok ve şaşkınlık (Katrina gibi), savaşlar (Irak gibi), darbeler (Endonezya'da ki Suharto ya da Şili'de ki Pinocket gibi), ekonomik krizler (Komünizm çöküşünden sonraki Doğu Avrupa ya da 1980 döneminde gelişen dünya ekonomisi gibi) sonucunda dünya genelinde güçlü çıkarların ve fırsatçı ideolojilerin birleşmesiyle, aşırı sağcı ekonomik politikaların uygulanması için zemin hazırlamış olmasıdır. Bu bölümde özellikle 1960'lı yıllardan bugünlere uzanan uluslararası insan hakları hareketinin analizinin nasıl sınırlı bir etki alanı olduğundan bahsederek, bir ideolojinin suçlarından arındırılmış olduğunu belirtiyor. Klein'e göre, Milton Friedman- Şili ve Arjantin diktatör rejimlerinin ve ekonomi politikalarının arkasındaki fikri kuvvet- Şili ve Arjantin'de yaşanan insan hakları ihlalini ortaya çıkararak 1976 yılında Ekonomi Nobel Ödülü'nü, bir yıl sonra Uluslararası Af Örgütü'nden Nobel Barış Ödülünü kazandı. Iki nobel ödülü ile dünyanın en prestijli ekonomisti olan Friedman’in şok tedavisi ile Şili’de ekonomik açıdan vergi indirimi, özelliştirilmiş hizmetler, serbest ticaret ve deregülasyon yapılarak Pichonet’in hükümete gelmesiyle ortaya çıkan hiper-enfasyon için uyumu kolaylaştıracak şok terapisi yapıyordu, lakin milyonlarca insanı yoksullaştıran bu ekonomik şok terapileri ile kapitalist dönüşüm sürecine karşı duran kişilere olan işkence furyasıda artıyordu. Bu siyasetin bir aracı olarak görülen insan haklarını kullanma eğiliminin yanlış olduğunu savunan ideolojik ve siyasi olmayan Uluslararası Af Örgütü kuruldu. Klein bununla ilgili olarak kitabında uzun bir bölüm olarak yer vermiştir. Çünkü Uluslararasi Af Örgütü tarafsızlık konusunda sıkı kurallar koymuştur, finansman geliri sadece üyelerden olmakla beraber, hükümetlerin, politik kuramların, ideolojilerin, ekonomik çıkarların ve dini inançların bağımsız olması konusunda titiz davranmıştır. Belirli bir siyasi gündem oluşturmak için insan haklarını öne sürmek yerine, her af bölümünü "kominist, batı ve üçüncü dünya ülkesi" olarak üç mahkum üzerinden değerlendirmiştir. Bir bütün olarak insan hakları hareketinin sembolü olan Af Örgütünün konumu, insan hakları ihlallerinin evrensel olarak doğru olmadığı yönündeydi. Bu ihlallerin neden oldugu ile değil, ihlallerin olduüunu mümkün olduğunca inandırıcı ve titizlikle belgelemek için uğraşıyorlardı.

Af Örgütü gibi kuruluşlara neden ihtiyacımız olduğu bu durumlar ile daha net anlaşılıyor aslında. Ne yazık ki günümüzde insan hakları halihazırda ülkeler arasında savaş öncüsü gibi hareket eden insan hakları ihlali suçlamaları ile siyasi oyundan ibarettir. İnsan hakları uygulaması gercekçilik ile beraber stratejik ve ekonomik çıkarlarla iç içedir. Af Örgütünün tarafsız olmasının yanı sıra hükümetlere bu çıkarlar konusunda yönelttiği eleştirilerle de dikkati çekmektedir.

İnsan hakları gözlemcilerinin siyasi olmayan rollerinin olması gerektiğini düşünmekle birlikte, bir noktada Klein'e katılıyorum: bu ihlali önlemek için uygulanan politikalarda ve yaklaşımlarda hala eksikler bulunmakta. İnsan hakları ihlali belgelendiği zaman, ya bu şiddetin rastgele olduğunu ya da dünyada gerçekten kötü insanlar var izlenimi ile sonuçlandırma ihtimali oldukça yüksek. Aslında bu bakış açısı hem düşünsel hemde pratik olarak yanlıştır. Düşünsel olarak incelediğimizde, güç ve kuvvet kullanımını yönlendiren politik iktisattan tamamen resmi ve hukuki anlamda insan haklarına ve ihlaline odaklanan sonuçlarla karsılaşıyoruz. Bu durumda hem tarihsel hem de mücadele anlayışımız ile ters düşmektedir. Ulusal savunma ya da güvenlik gerekçesi ile işkence gören, hapse atılan ve/veya devlet düşmanlarının idam edilmesi, bazı durumlarda, insan hakları ihlallerinin hayatta kalma mücadelesinin bir parçası olarak görülmektedir. Bu gerekçe ile gerek ekonomik gerekse siyasi anlamda güç kullanımı yapılan mücadeleyi saklamak için kullanılan bir örtü olmuştur. Latin Amerika'da ya da herhangi bir başka ülkede büyük baskılar ile yürütülen ekonomik ideolojiler, insan hakları ihlalinin kimin yararına ya da neden olustuğu algısından farklı olduğunu kabul ettirdiği için suç olmaktan çıkmıştır

Pratik açıdan incelediğimiz zaman ise insan hakları ihlallerinin nedeni büyük ölçüde suçluluk alanının geniş tutulmasından kaynaklanmasıdır. Sadece işkenceciler, cellatlari ya da askerler değildir suçlu olan, bu korku ve kontrol mekanizmasından faydalanan sivillerde o insanlar kadar suçludur. Fakat ne yazık ki birçok sivil, iş adamı ve hatta economist, insan hakları ihlaline neden olan politikalara destek vererek aktif olarak bu provakasyonun içinde yer almaktadır. Uluslararası insan haklari avukatlarının kaçı bu insanlardan davacı olmuştur bilemiyorum. Yalnız uluslararasi iş çıkarları doğrultusunda bir grup insani sindiren, eziyet eden yada öldüren kişilerin arkalarında yasal kaynakları ve kendi hükümetleri tarafindan korunma durumları söz konusudur. Bununla birlikte, suçluluk muakemesi, özellikle de anti-demokratik rejimler tarafından istenmeyen politikaların uygulanması ile baglantılı oldugunda, insan haklari ihlalinde "neden" rolünü anlamaya çalısır. O halde şu anda yapabileceüimizin en iyisi bu durumları belgelemek, isimlendirmek ve bu şekilde ihlale karşı çıkmaktır.

Bir şey kaçırmayın! sosyal ağlardan bizi izleyin...


Yorum yazabilmeniz için önce giriş yapmalısınız.

Henüz kimse yorum yapmadı.

MGKMEDYA ÜZERİNDEKİ DİĞER TARTIŞMALAR